Inca News Haber Portalı

Inca News Haber Portalı Inca News Haber Portalı

Son Dakika
Güncelleme: 00:23, 07 June 2016 Tuesday

Cumhuriyet'e geçiş dönemi ve Cumhuriyet dönemi din algısı

Cumhuriyet'e geçiş dönemi ve Cumhuriyet dönemi din algısı

Cumhuriyet öncesi dönemde yani Milli mücadele döneminde İslamcılık ve İslam dini birleştirici bir ideoloji olarak benimsenmiştir.


  • Paylaş

incanews / Haber Merkezi

Cumhuriyet öncesi dönemde yani Milli mücadele döneminde İslamcılık ve İslam dini birleştirici bir ideoloji olarak benimsenmiştir. Cumhuriyeti kuran kadrolar işin başında toplumları etkileyen ve yönlendirilebilen din olgusundan büyük ölçüde yararlanmışlardır. Cumhuriyetin ilanın ilk zamanlarından itibaren Cumhuriyeti kuran kadrolar artık dinin işlevinin bittiğini tasfiye edilmesi gerektiği yönünde uzlaşıp çalışmalara başladılar. Bu zaman diliminde birçok devrim hep din aleyhtarlığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı ve hilafetin kaldırılması bu aleyhtarlığı net bir şekilde göstermektedir.

 

GİRİŞ                    

Osmanlı milleti oluşturma fikrinin (Osmanlıcılık akımı)  başarısız olmasından sonra II. Abdülhamit, ülkenin sınırları içerisindeki Müslüman halkları dağıtmamak için İslam birliği diye bir fikir ortaya attı (Türköne, 2003: 29). Bu fikir İslâmcı ideoloji ve İslamcılık fikri şeklinde oluştu. Bu fikir akımından hareketle İslâmcılar, devletin iç ve dış siyasasında rol oynarken, aynı zamanda toplumun genel yaşamı üzerinde ciddi etkilere sahip olmuşlardır (Kara, 2004: 37). Ayrıca İslamcılık düşüncesi, Müslümanların özellikle son dönemlerde uğradıkları yenilgiler nedeniyle bozulan morallerini düzeltmede, yani onlara psikolojik destek vermede önemli rol oynamıştır (Tunaya, 2003: 2–3).

            İslamcılık düşüncesi, Osmanlıcılık gibi bir dönem sonra bitmemiş şimdilere kadar devam etmiştir. Cumhuriyet döneminin Tek Partili CHP yönetiminde de etkili olmuştur. Bu çalışmada Cumhuriyet dönemindeki Din algısı üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda Milli mücadele Dönemi ve din, Cumhuriyet dönemi din algısı ve çıkan tepkiler üzerinde durulacaktır.

 

1. CUMHURİYET'E GEÇİŞ DÖNEMİNDE DİN

Cumhuriyet öncesi dönemde yani Milli mücadele döneminde İslamcılık ve İslam dini birleştirici bir ideoloji olarak benimsenmiştir. Aynı zamanda bu dönem Milli mücadelenin başarıya ulaşması adına İslam dininin araç olarak kullanıldığı bir dönemdir. Dönemin dine bakış açısını göstermesi açısından Mustafa Kemal''in Balıkesir Paşa Camisindeki konuşması şaşırtıcı ve anlamlıdır. Mustafa Kemal, Cami minberinde dönemin imamlarına taş çıkartacak şekilde (!) şeriatı över ve şöyle seslenir: "Peygamberimiz efendimiz hazretleri Cenab-ı Hak tarafından insanlara, dini hakikatleri bildirmeyi memur ve resul olmuştur. Kanun-u Esasisi Kur'an-ı azimüşşandaki ayetlerdir...". Yine Mustafa Kemal bir konuşmasında da: "Yeryüzünde bir hilafet makamı bulunmazsa, İslam alemi kendisini imametsiz bir tesbih gibi dağılmış görür"(Karabekir, 1995 , Akt. Ertunç, 2010: 140). Hilafet mekanizmasının olmazsa olmaz olduğunu dile getirerek ümmetin teveccühünü kazanmaya çalışmıştır.

            Dönemin din olgusunu gösteren baş bir örnek ise 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan birinci meclistir. Cuma günü, Cuma namazından sonra Hatm-i Şerifler Buhari Kirâatleri ve dualarla Ankara’da açılan 1. Büyük Millet Meclisi, “Şeriati ve hilafet makamını korumayı” bir vazife olarak üstlenir (Atatürk, 1987, s. 576). Ayrıca bu meclisin beşte bir üyesi mesleki din adamı sınıfına mensuptu ve bunlardan hem ulemadan hem de tarikatlardan kişiler vardı (Lewis, 2007, s. 398). Buradan şunu anlıyoruz ki Cumhuriyeti kuran kadrolar işin başında toplumları etkileyen ve yönlendirilebilen din olgusundan büyük ölçüde yararlanmışlardır. İslam, başta gelecek tepkileri kısmak ve insanları daha iyi kontrol etmek için kullanıldı. Cumhuriyet kurulduktan sonra ise işin iç yüzü değişmiştir.

 Daha sonraları kurulan meclisteki muhalefetler ve Mustafa Kemal'in istemeleri doğrultusunda yeni bir meclis kurulması düşünülmüştür. Tuncay (1999, s. 42) bu durumun asıl maksadının mevcut meclisin Lozan Antlaşmasını onaylamayacak olması olarak belirtmiştir. Mustafa Kemal Lozan'ın kabulünü sağlayacak bir meclis kurmak için 1923 yılında seçime gitmiş ve birinci meclisteki muhalefeti tasfiye etmiştir. 1923 yılındaki seçimden sonra artık din olgusundan yüz çevrilmiş ve yeni yeni devrimlerle beraber İslam'dan uzaklaşılmıştır.

           

2. CUMHURİYET DÖNEMİ VE DİN

Cumhuriyetin ilanın ilk zamanlarından itibaren Cumhuriyeti kuran kadrolar artık dinin işlevinin bittiğini tasfiye edilmesi gerektiği yönünde uzlaşıp çalışmalara başladılar. Bu zaman diliminde birçok devrim hep din aleyhtarlığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Cumhuriyet dönemindeki "Din" ile ilgili yapılan inkılapları şöyle özetleyebiliriz:

- Hilafetin kaldırılması (1924)

- Şer-i mahkemelerin kaldırılması (1924)

- Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması (1924)

- Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1925)

- Şapka kanunu (1925) ve Müslümanların ezilmesi

- Tekke ve zaviyelerin kaldırılması (1925)

- Hafta tatilinin Cuma gününden pazara alınması (1925)

- Takvim değişikliği (1926)

- Rakamların kabulü (1926)

- Latin harflerinin kabulü (1928)

- Anayasadan "devletin dini İslam'dır" ibaresinin çıkarılması (1928)

- Arapça ezanın yerine Türkçe Ezan okunmasını getiren yasa (1935)

Bu çalışma da sadece Hilafetin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasını ele alacağız. Bu iki kurumun Cumhuriyet dönemi din algısını tamamen yansıttığını söyleyebiliriz. 

2.1. Hilafetin Kaldırılması

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi ve Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Bu seçimle birlikte “Halifelik” işlevsiz bir hale geldi. Böylelikle “Hilafetin kaldırılması noktasında ilk adım atılmış oldu. Sıra hilafetin ilgasıyla neticelenecek ikinci adımın atılmasına gelmişti. Fakat bu süreçte Meclis’te Halk Fırkası iktidarına karşı ciddi bir muhalefet hareketi vardı ve “bu muhalefetin dayandığı fikirler, geniş çapta Birinci Büyük Millet Meclisi’ndeki ikinci grupta hakim olan fikirlere benzemekte, desteğini ise, bazı din adamlarının önderlik ettiği tabakalar içinde bulmakta idi. Saltanatın kaldırılması ile ortaya çıkan devlet başkanlığı sorunu, tahmin edilemeyecek bir şekilde gelişerek Mustafa Kemal'in liderliğini tehdit eder bir durum yaratmıştı (Karpat, 1998, s. 395). Mustafa Kemal, hilafet sorununun tamamen ortadan kaldırılması için 1924 yılı başlarında bir dizi girişimde bulunmuştur. Çalışma arkadaşlarının, ordu kumandanlarının ve aydınların kendi düşünceleri doğrultusunda tutum almalarını sağlamaya çalışmıştır. Hilafet sorunu, 1924 TBMM bütçe görüşmelerinde ve Halk Fırkası Meclis Grubu’nda görüşülmüştür. Son olarak bu konu, hilafetin kaldırılması talebiyle TBMM gündemine alınmıştır.

Hilafetin kaldırılmasını içeren kanunun Meclis Bakanlığına verilmesinden sonra, saltanatın kaldırılmasına benzer bir şekilde uzun müzakerelere gerek duyulmaksızın 631 sayılı kanun ile halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı Soyunun (kadınlar da dahil) Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkarılmasına karar verildi. Bu durumu Lewis şöyle betimlemiştir: “Ertesi sabah şafakta, üzgün Abdülmecid bir arabaya konup Doğu Ekspresi (Orient Express)’ne bildirilmek üzere bir tren istasyonuna -gidisinin gösterilere sebep olabileceği gerekçesiyle Büyük Sirkeci Garı’na değil- şehir dışında küçük bir istasyon olan Çatalca istasyonuna götürüldü (2007: 263-264)”.

            Mete Tunçay, halifeliğin ve saltanatın aynı anda kaldırılmamasının nedenlerinin iki yönlü olduğunu söylemektedir. İlk neden, dış politikaya ilişkin olup, Lozan barış görüşmelerinde halifenin varlığının gerekli görülmesidir. Diğer neden ise devrimlerin adım adım gerçekleştirilme düşüncesidir (Tunçay, 1999, s. 71).

            Hilafetin kaldırılması ile birlikte Türkiye’nin lâikleşme bir nevi dinsizleşme serüveni hızlı bir sürece girdi. Hilâfet kaldırılıp, Cumhuriyet’in seküler bir yapıya dönüştürülmek istenmesine karşın, Cumhuriyet 1924 Anayasası’nın ikinci maddesinde yer alan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” maddesi ile yine de 1928 yılına kadar dini vasfını korumaya devam etti. Fakat, 1928 yılında da bu madde tamamen kaldırıldı.

 

2.2. Laik bir kurum Diyanet İşleri Başkanlığı

3 Mart 1924’de hilafetin kaldırılmasına karar verildiği gibi, dini tahsilin yapıldığı müesseseler olan medreseler de kapatıldı ve Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul edildi. Yine bu bağlamda Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti lağvedilerek Diyanet isleri Başkanlığı ihdas edildi ve Başbakanlığa bağlı bir müessese haline getirildi.

            Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinde Türkiye modernleşme yolunda ilerlemeye karar vermişti. Ancak bu dönemde, o günkü topluma hâkim olan geleneksel din anlayışının ve aynı anlayıştaki din adamlarının, bunun önünde duran en önemli engellerden biri olduğu düşünülmekteydi. Burada Cumhuriyetin kurucuları yeni dini yapılanmayla ilgili öyle bir oluşuma girmeliydiler ki, bu yeni oluşum hem kurulan Cumhuriyetin felsefesini benimsemeli, hem de dine toplumsal yapı içerisinde belirlenmiş fonksiyonunu en güzel biçimde yerine getirebilme olanağı tanınmalıydı. Böylece şimdi kendisine tayin edilen sınırlar içerisindeki Müslümanlığı idare edecek bir din adamı tipi oluşturmak suretiyle aynı zamanda düşünülmekte olan yeni versiyon Müslümanlığın da temeli oluşturulmak istendiği söylenebilir.

            Bu yapıyı oluşturabilmenin yolu da Osmanlı devletinin yapısı içindeki 'Meşihat-ı İslamiyye' makamında bulunan Şeyhülislamlık yapısına benzer bir teşkilat oluşturmaktı. Bunun üzerine 'Şer'iye ve Evkaf Vekaleti' kuruldu. Fakat bu yapıyla yukarıdaki düşüncelerin gerçekleşmesi pek fazla olanaklı değildi. Çünkü Şer'iye ve Evkaf Vekaletinin protokoldeki yeri Başbakandan hemen sonra gelmekteydi. İşte bu sebeple olsa gerek, kısa bir zaman sonra, 3 mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla 'Şer'iye ve Evkaf Vekaleti' kaldırılarak yerine devletten bağımsız olmayan, fakat devlet işlerine karışmayan, protokolde de Vakıflar Genel Müdürlüğü mesabesinde yer alan bir teşkilat kurma planından hareketle, Sadece İslam dininin inançları ibadet ve ahlak esaslan ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere, Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur (Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki 633 sayılı Kanun, Madde 1).

            Yapılan bu yasal düzenlemelerle bir Müslüman bireylerin yaşamının her alanında hakim olan din, yasayla ayrıştırılarak Devlet ve Diyanet arasında paylaştırılmıştır. Böylelikle dinin hüküm ve ahkamları görevi Devlete, ibadet ve itikad işleri ise Diyanet'e verilmiştir (Ertunç, 2010: 169).        Aslında böyle bir teşkilatın kurulması ihtiyacı, gerçekten laikliğin getirmiş olduğu yeni bir ihtiyaçtan kaynaklanmış olabilir. Fakat burada asıl ihtiyaç, yeni kurulan bir devletin emniyet sibobu olarak görev almasıdır. Bu ilkeye göre devlet kendi geleceği açısından, belli bir müddet de olsa toplumdaki her türlü dinamiği denetim ve gözetim altında tutmalıdır.

            Devlet yapısı içerisinde din hizmetleri fikri, laikliğin getirdiği yeni bir yapılanma değildir. Çünkü, laikliğin uygulandığı ülkelerin hiç birisinde böyle bir yapılanmadan söz edilememektedir Türkiye'deki laiklik Batı'dakinden farklıdır ve bu Diyanet İşleri Başkanlığı'nda kendini açıkça göstermektedir. Laiklik, Batı'da "otoritenin ayrışması" yani devletin din işlerine dinin ise devletin işlerine karışmaması şeklindedir. Fakat Türkiye'de ise durum farklı olarak devlet laikliğine rağmen dinle ilişkisini kesmez, Diyanet İsleri Başkanlığı da bunun kurumsal karşılığıdır (Ertunç, 2010, s. 170).

            Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğundan itibaren kendisine biçilen yere ve sınırlara sadık kalarak Müslümanların din işlerine bakmaktan çok "devletin din işlerine bakan", devletin çıkarlarını korumak için, zaman zaman devletin baskıları doğrultusunda dini yorumlar yapan, halkın din anlayışını dönüştürmeyi amaçlayan bir kurum olagelmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın tarihi boyunca isteyerek veya zorlamalar neticesinde yaptığı faaliyetlere bakıldığında Cumhuriyet ideolojisinin din-devlet ayrılığı manasında bir laiklikten çok dinin dünyevileşmesi ve siyaset-kamu alanındaki iddialarından tecrit edilmesi manasında bir dünyevileşmeden yana tavır koyduğu ve bu tavrı alanını genişleterek ısrarla sürdürdüğü neticesine varılabilir (Kara, 2000, s.s. 45-46).

 

SONUÇ

Cumhuriyet dönemi, Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra oluşan ve Osmanlı'daki birçok unsuru reddi miras ile geri itmesinin yaşandığı bir dönemdir. Bu reddi mirasın başında da Osmanlı'dan kalan İslam dinidir. Cumhuriyet kurulduktan sonra İslam dinin reddeden birçok yasa çıkarılmıştır. Cumhuriyete geçiş döneminde ise Din olgusu Durkheim'cı toplumları pekiştiren bir mantıkla kullanılmıştır.

            Cumhuriyet'i kuran kadrolar ise gücü ellerine geçirdiğinde tam bir batıcılıkla İslam dinin reddetmişlerdir. Saltanatın ve Hilafetin kaldırılması bu olayın başını çekmiştir. Daha sonraları ise birçok yasa çıkarılmıştır. Diyanet işleri Başkanlığı da çıkan yasalarla beraber ortaya çıkan bir kurumdur. Laik bir kurum olarak mantık çerçevesi içerisinde olmadan laikliğin temel felsefesi din ve devlet işlerinin ayrılması sağlanamamıştır. Aksine dinin kontrolünü sağlayan bir kurum olarak karşımıza çıkmıştır.

           

KAYNAKÇA

 

  • Atatürk, Mustafa, K. (1987), Nutuk-Söylev, C.1. Ankara: TTKY.
  • Ertunç, Ahmet, C. (2010), Cumhuriyetin Tarihi, İstanbul: Pınar.
  • Kara, İ. (2000), "Din ile Devlet Arasında Sıkıştırılmış Bir Kurum: Diyanet İşleri Başkanlığı", M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 18 , ss. 29-55.
  •  Kara, İ. (2004), “İslâmcı Söylemin Kaynakları ve Gerçeklik Değeri” (içinde), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, İslâmcılık (Cilt 6), İstanbul: İletişim Yayınları.
  •  Karpat, K. (1998), Türkler (Cumhuriyet Devri), Islâm Ansiklopedisi (MEB), İstanbul: MEBY
  •  Lewis, B. (2007), Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara: TTKY
  •  Tunaya, Tarık Z. (2003), "İslâmcılık Akımı", İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
  • Tunçay, M. (1999), Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
  •  Türköne, M. (2003), Siyasi İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, Ankara: Lotus Yayınları.

 




  • Paylaş